Zamanın okur hazır değil diyerek basmadığı yazı..
12/5/2008 ·
Yazar : Alev Alatlı
İçerden mırıldanmalar
Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.
Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.
Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem...”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.
Öte yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.
Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.
Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini, doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir. Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır.
Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir, dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.
Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.
Bana sorarsanız, türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.
Yorum (1)
You know you are living in Cyprus when ::
12/5/2008 ·
you know you’re living in North Cyprus when…
...you wake up with bug bites all over your face
...everything gets fixed “tomorrow”
...you use your car for going to the shop right across the street
...you can buy both cigarettes and alcohol without the shop owner asking for ID
...the only subject when adults come together for a chat is the Cyprus problem
...you cannot see much taxis or buses on the road because everyone owns at least two cars
...you own 2 IDs – one from TRNC and 1 from Cyprus Republic
...you have to turn on the hot water 30 minutes before you shower
...you can jump off of a cliff into the Mediterranean
...you almost get hit by cars everyday crossing the street because you don’t know where they’re coming from
...you can come to class 15 minutes late but it doesn’t matter because your teacher isn’t even there yet
...people from turkey can’t understand your language and neither can you understand their language
...cockroaches roam around your house freely in summers until you stomp on them
...you can still go to the beach in October
...there are two seasons; summer and autumn, but mostly summer
...there’s a furniture store on every block
...construction sites have no building codes
...your relatives live in villages near the coast
...you probably are related to the people you bump into in the supermarkets, streets or anywhere else
...mercedes is the only brand used for taxis
...there’s a stray cat every 10 meters but some are dead
...the sun always shines no matter what the season is
...you leave the post-code part on the app forms because you don’t have one
...you dry your clothes on your balcony
...you
sometimes feel like you’re a money exchange bureau because you have
Turkish Liras, Cyprus Pounds and Euros in your wallet all at the same
time. *oh snap!they don't use cyprus pounds anymore
...in order to use an electrical outlet, you have to flip on a switch
...school is someplace where you can have fun with your friends and have no educational purpose
...football is just that...a ball being kicked by a foot
...your
water can randomly get shut off for hours at a time without you knowing
but it's okay because it's conserving water for the entire country
...there are power cut-offs at any time in the year, and you cannot use your air-conditioner
...you NEVER are unhappy because you're in Cyprus!
...there are drag races outside of your apartment regularly
...people don't understand the concept of "personal space" and they cut you in line
...you have to tell the doctors what to do
...meetings are held either against or for the government regularly
...you mock “amele”s but kinda appreciate their fast and durable work
...you cannot find any original CDs or DVDs in any store
...your grandparents and other relatives try to burst you by making you eat every bit of food on the table
...you have at least one relative living abroad
...you cannot find fish to eat everyday although you’re living in a country surrounded by the sea
...people from other countries assume that you’re Greek when you say you’re from Cyprus
...you can cook on the pavement in summer due to extreme heat
...you are afraid to go outside in the summer during the day because you might get evaporated, again, due to extreme heat
...most of your friends can play a musical instrument
...you attend the same school with some of your friends for 10years
...when you have tv stars like saffet soykal *
...the casinos are the most important tourist attractions;but the number of the turkish cypriots doesn't exceed 10 in them *
...you can call your friends "hayvan, essek, ya...k, apdal, etc." without getting beaten **
...your ex-president acts in a series about mafias
...you miss kebap a lot when you are abroad
__________________________
...you see snow white British people running to hospitals because of sun burns
-thanks to Hakan Djuma :)
__________________________
...you see Burger CITY, pizza HAT and Kentaki instead of Burger King, Pizza Hut and Kentucky
thanks to Havva Murat :)
__________________________
...there are mulihiya [alt: molohiya, molihiya, vb.] spread for drying on the beds in your grandma’s house
...there are car galleries every 10 meters
...you know personally at least the 40% of the pedestrians
...you can bring food, drinks etc. to the beaches when it’s prohibited and no one says a thing about it
...you have a hard time driving your car when there are at least 10 cars parked on the road and/or the pavement
...you can go anywhere on foot without getting tired
...you buy everything you see in the supermarkets, whether you need it or not
...there are always beer, whiskey, “31” any other kind of alcoholic stuff in your home
...there are holidays; religional, national or just a holiday between every 2 months
...you have definitely taken a photo of a “karpaz donkey” [:D] when you’ve been to karpaz
...you eat kebaps every Sunday
...you take your dog to a walk with a stick in your hand, in case the spare dogs attack him/her
...[you know you’re a Cypriot when] if you take mulihiya, hellim, samarella, beef, etc. with you when you’re going abroad, then you’re 100% Cypriot!
...you have drinking parties in your “mahalle” or in front of your apartment cuz you don’t have the car to go somewhere else.
...every single “genc” [teens and over :P] goes out to dereboyu on Fridays
...at least 2 members of your family are great kebap makers/cookers
...there’s a jeep in your garage
...you have to park your car outside the garage because of the car abundance in the garage
...the internet is dead slow
...you feel like studying once in a while and the electricity goes off at that particular moment
...your neighbourhood is the only one with power cut-off
...you chat with your family only when there’s a power cut-off
...you played monopoly at least for once
...your parents advised you to study hard and wear warm clothes for 1500 times before you went to university
...all of your family comes to greet you in the airport
...panadol is considered as the only solution
...there are (different coloured) strings on your luggages to define that they belong to you
...you have to help the airport attendant to carry the luggages when the luggage band (?!) is broken
-thanks to Gokhan Baytaroglu :)
__________________________
....your halas, deyzes, yenges, anne, nenes all toplan to ayikla molohia komu$unun evde sohbet ederkan [bunu cevirmedim – boyle daha guzel ;)]
-thanks to Seniz Mehmet :)
__________________________
...the maximum distance between cities is around 2h 30mins
...you have romantic dinners accompanied with candles. not because you want it so, the reason is of course the power cut-offs!
...your mother swears to the government when she cannot watch her favourite series...you already know the reason... :D
...you have KFC but not Kentucky fried chicken; Kermia Fried Chicken
Yorum (0)
1 Mayıs
3/5/2008 ·
1 mayıs olaylaraına çok üzüldüm.
Ve kaknüs e bahsediyordum. Gitmek mi gerek diyordum bu ülkeden..
Hoş nereye gidebilirim onu da bilmiyordum.
Mevlanayı okuduğunu söyledi.
Bana da bir sayfa açarmısın dedim .. Ve çıkan sayfa
***
Sen, Allah'ın verdiklerine razı olmadıkça rahat etmek kurtulmak ümidi ile nereye kaçsan orada karşına bir afet çıkar, bir bela gelir, sana çatar
Dünyanın hiç bir köşesi canavarsız ve tuzaksız değildir!
Hakkı gönülde bularak ve ona sığınarak onun manevi huzurunda yaşamaktan başka kurtuluş ve rahat yoktur.
Kurtulma çaresi bulunmayan dünya zındanının, ayak bastı parası alınmayan zindan dayağı atılmayan bir köşesi yoktur
Yorum (1)
Eski yazıları karıştırırken
27/4/2008 ·
2/12/2006
Can Yücel.' den
Sut limanlarinda poyrazlarla lodoslar oluyorum
Dondukce, dondukce basim, martilar kusuyorum
Derya bir Kuran-i Kerim yapraklar'ni bir bir aciyorum
Karis, karis, karis, karis, karis, karis, karis karistiriyorum
Bakara oynuyorum Fatiha'nin Bakara suresiyle
Ve zarlarla ki hepsi ayri bir Sure alayidir
Nedir diye, nemenedir bu arabesk diye diye
Martilar bu sakasi yok, akaraplar tarafindan aglanilan
Bir mersiye - sad olsun ruhu - Tamburi Cemil Bey'e
Odeon bir rekorla kosan bir gramafonmus bu dunya
Kurdukca donuyorum, dondukce caliyor, caliniyorum
Ben ki Kibariye bir hirsiz ve Ferdi Tayfur kadar eski bir sipiker ve
kokoyiniman
Kendimden kendimi caliyorum, kendimle, kendimle kendimi
Yasasin mahsere dek bu kisir olmayan dongu
Yasasin Veli`fendiler'de mahserin o dokuz doguran suvarisi
Benden once de vardi, benden sonra da tufan
Yasamak olunmez ki yasamayi yasamaklan
Gonderin de Hasan-huseyin emminin, dalgalandikca bu kirmizi don
Bir arabesk bu, ister sol olsun, ister sag
Ve indikce kustugum martilarin guzel gozlerinden yaslar
Caputlar kalkip kalkip Marmara'nin dalga kiranlarindan
Kondu-konacak geceleri Haci Bektas-i Veli'nin turbesindeki o milyon yillik
dut agacinin dallarina
Bu siir ve bu nane, ifademe mani olmayan bir damla meni
Lumpen kesilmis sahsimin kuzgunlasmasiyla birden goge agan
ve agaran mechul bir artisiyla
Ki istersen demevi bir RH pozitif de olabilir.
iste bu siirin kendini cektikten sonra Kodak'la nefsine nefes etmesidir
Zaten siir denen nesne, eski bir an'aneyle, dogan cocugun kulagina ezan
makamiyla isminin uflenmesidir
Ya da tinlatmaktir icinle icin icin olan tambur ola ki evreni
Ve de cinlasin deyuu Neyzen'in neyi (gorulmemis hic neyin cinladigi
bu ana dek)
Ve en arabesk ve en cagdas adamimiz Orhan Veli'nin kuzular kulagina
Maraz ve menapoz, muhteris ve muteriz itirazlara itirazim var,
itirazim, itirazim
Ama halka, halka halka halkalanan halka dunden ve yarindan
Her zaman raziyim.
Yorum (0)
Aradığını şiirde bulan bir arkadaşımın bulduğu şiir.
27/4/2008 ·
The Cry Of The Children
by Elizabeth Barrett Browning
Do ye hear the children weeping, O my brothers,
Ere the sorrow comes with years?
They are leaning their young heads against their mothers,
And that cannot stop their tears.
The young lambs are bleating in the meadows,
The young birds are chirping in the nest,
The young fawns are playing with the shadows,
The young flowers are blowing toward the west—
But the young, young children, O my brothers,
They are weeping bitterly!
They are weeping in the playtime of the others,
In the country of the free.
Do you question the young children in their sorrow,
Why their tears are falling so?
The old man may weep for his tomorrow,
Which is lost in Long Ago;
The old tree is leafless in the forest,
The old year is ending in the frost,
The old wound, if stricken, is the sorest,
The old hope is hardest to be lost:
But the young, young children, O my brothers,
Do you ask them why they stand
Weeping sore before the bosoms of their mothers,
In our happy Fatherland?
They look up with their pale and sunken faces,
And their looks are sad to see,
For the man's hoary anguish draws and presses
Down the cheeks of infancy;
"Your old earth," they say, "is very dreary;
Our young feet," they say, "are very weak!
Few paces have we taken, yet are weary—
Our grave-rest is very far to seek.
Ask the aged why they weep, and not the children,
For the outside earth is cold,
And we young ones stand without, in our bewildering,
And the graves are for the old."
"True," say the children, "it may happen
That we die before our time.
Little Alice died last year—her grave is shapen
Like a snowball, in the rime.
We looked into the pit prepared to take her:
Was no room for any work in the close clay!
From the sleep wherein she lieth none will wake her,
Crying 'Get up, little Alice! it is day.'
If you listen by that grave, in sun and shower,
With your ear down, little Alice never cries;
Could we see her face, be sure we should not know her,
For the smile has time for growing in her eyes:
And merry go her moments, lulled and stilled in
The shroud by the kirk-chime.
It is good when it happens," say the children,
"That we die before our time."
Alas, alas, the children! They are seeking
Death in life, as best to have;
They are binding up their hearts away from breaking,
With a cerement from the grave.
Go out, children, from the mine and from the city,
Sing out, children, as the little thrushes do;
Pluck your handfuls of the meadow-cowslips pretty,
Laugh aloud, to feel your fingers let them through!
But they answer, "Are your cowslips of the meadows
Like our weeds anear the mine?
Leave us quiet in the dark of the coal-shadows,
From your pleasures fair and fine!
"For oh," say the children, "we are weary,
And we cannot run or leap;
If we cared for any meadows, it were merely
To drop down in them and sleep.
Our knees tremble sorely in the stooping,
We fall upon our faces, trying to go;
And, underneath our heavy eyelids drooping,
The reddest flower would look as pale as snow.
For, all day, we drag our burden tiring
Through the coal-dark, underground;
Or, all day, we drive the wheels of iron
In the factories, round and round.
"For all day the wheels are droning, turning;
Their wind comes in our faces,—
Till our hearts turn, our heads with pulses burning,
And the walls turn in their places:
Turns the sky in the high window blank and reeling,
Turns the long light that drops adown the wall,
Turn the black flies that crawl along the ceiling,—
All are turning, all the day, and we with all.
And all day, the iron wheels are droning,
And sometimes we could pray,
'O ye wheels,' (breaking out in a mad moaning)
'Stop! be silent for today!' "
Ay, be silent! Let them hear each other breathing
For a moment, mouth to mouth!
Let them touch each other's hands, in a fresh wreathing
Of their tender human youth!
Let them feel that this cold metallic motion
Is not all the life God fashions or reveals:
Let them prove their living souls against the notion
That they live in you, or under you, O wheels!
Still, all day, the iron wheels go onward,
Grinding life down from its mark;
And the children's souls, which God is calling sunward,
Spin on blindly in the dark.
Now tell the poor young children, O my brothers,
To look up to Him and pray;
So the blessed One, who blesseth all the others,
Will bless them another day.
They answer, "Who is God that He should hear us,
While the rushing of the iron wheels is stirred?
When we sob aloud, the human creatures near us
Pass by, hearing not, or answer not a word.
And we hear not (for the wheels in their resounding)
Strangers speaking at the door:
Is it likely God, with angels singing round Him,
Hears our weeping any more?
"Two words, indeed, of praying we remember,
And at midnight's hour of harm,
'Our Father,' looking upward in the chamber,
We say softly for a charm.
We know no other words except 'Our Father,'
And we think that, in some pause of angels' song,
God may pluck them with the silence sweet to gather,
And hold both within His right hand which is strong.
'Our Father!' If He heard us, He would surely
(For they call Him good and mild)
Answer, smiling down the steep world very purely,
'Come and rest with me, my child.'
"But, no!" say the children, weeping faster,
"He is speechless as a stone:
And they tell us, of His image is the master
Who commands us to work on.
Go to!" say the children,—"up in heaven,
Dark, wheel-like, turning clouds are all we find.
Do not mock us; grief has made us unbelieving—
We look up for God, but tears have made us blind."
Do you hear the children weeping and disproving,
O my brothers, what ye preach?
For God's possible is taught by His world's loving,
And the children doubt of each.
And well may the children weep before you!
They are weary ere they run;
They have never seen the sunshine, nor the glory
Which is brighter than the sun.
They know the grief of man, without its wisdom;
They sink in man's despair, without its calm,—
Are slaves, without the liberty in Christdom,—
Are martyrs, by the pang without the palm,—
Are worn as if with age, yet unretrievingly
The harvest of its memories cannot reap,—
Are orphans of the earthly love and heavenly.
Let them weep! let them weep!
They look up with their pale and sunken faces,
And their look is dread to see,
For they mind you of their angels in high places,
With eyes turned on Deity;—
"How long," they say, "how long, O cruel nation,
Will you stand, to move the world, on a child's heart,—
Stifle down with a mailed heel its palpitation,
And tread onward to your throne amid the mart?
Our blood splashes upward, O gold-heaper,
And its purple shows your path!
But the child's sob in the silence curses deeper
Than the strong man in his wrath."
Yorum (0)
« Önceki :: Sonraki »